KÜRDİSTAN?DA TÜRK VE TÜRKMENLER
27 Hezîran 2019 Pêncşem
Türkmen toplulukların Kürdistan ve Anadolu topraklarına göç etmeleri ve kendilerine yaşam alanları bulma arayışları iktidar/devlet toplumu olarak biçim kazanmaya başlayan, kazanan Türk toplumlarından daha farklı olmuştur.

Her ne kadar Anadolu?nun kapısı 1071 Malazgirt Savaşı ile Türklere açılmış olarak kabul edilse de, daha yoğunluklu olarak, Moğolların istilası sonrasında MS. 13.yy?da Selçuklu devletinin yıkılmasından sonraki süreçte gelişler yaşanmaya başlamıştır. Bunda İzzeddin Keykavus?un ve onunla birlikte bazı Türk obalarının sığındığı Bizans İmparatorluğunun da önemli bir rolü olmuştur. O süreçte, bugünkü gibi, çelik tellerle çevrilmiş, duvarla örülü sınırlara sahip olmayan devletlerin hükümranlıkları altında bulunan topraklar üzerinde yaşayan topluluklar arasındaki; sosyal, kültürel, ekonomik ilişkilerdeki geçişkenlik, farklı devletlerin sınırları içerisinde yaşıyor olsalar da gerek Türk gerekse de Türkmen toplulukların kendi aralarında kurulu olan ilişkiler için de geçerliliğini korumuştur. Hatta zaman zaman bu sınırları aşmışlar; mevsimler, savaşlar ve karşılaştıkları tehlikelere bağlı olarak farklı ülke ya da devletlerin sınırları içerisinde kalan toprakları kullanım alanları haline de getirebilmişlerdir. Bu konuda ciddi bir engelle de karşılaşmamışlardır. Yukarda ismini andığımız ülkelerin sınırları içerisinde kalan topraklar üzerinde yaşayan Türk ve Türkmen toplulukları içinde böyle bir gerçeklik söz konusu olmuştur.
O nedenle de denilebilir ki, Selçuklu devletinin yıkılmasından sonra Kürdistan ve Anadolu coğrafyasının birçok bölgesinde Türk ve Türkmen toplukları da yaşamaya başlamışlardır. Ancak bu yer alış içerisinde, üzerinde yaşanılan topraklarda Türk ve Türkmen topluluklarının ilişki biçimi ve kendilerini konumlandırmaları aynı olmamıştır. Bunlar içerisinde ?Beylikler? etrafında bir araya gelen Türk toplukları yerleşik yaşama geçen, kendi içlerinde daha çok sınıfsal ayrışmayı yaşayan ve üst sınıfların egemenliği altında siyasal bir yapılanma içerisine girerlerken, aynı zamanda iktidar güçlerinin nüfus ve egemenlik alanlarının genişletilmesi ve kalıcı bir hale getirilmesinde de rol oynamışlardır.
Selçukluların dağılmasından sonra başlayan bu şekilde yaşanan konumlandırma biçimleri Osmanlı döneminde stratejik bir hal almıştır. Özellikle de Kürdistan?ın bugün Güney- Batı ve Serhat hattında coğrafyanın stratejik olarak görülen; ikmal, geçiş yollarının bulunduğu yolların kesişme ve denetleme noktalarında bu çok yaygın bir şekilde uygulanmıştır. Buna göre de, bu tür yerleşim alanları askeri bir üs, lojistik ve istihbarat sağlayan karakollar olarak kabul görülürken, buralara yerleştirilen Türk toplulukları da bir yandan birer reaya olarak; oraya yerleştirilen devlet görevlilerine, ?tımar? sahiplerine karşı ?yükümlülüklerini? yerine getirip vergilerini ödemişler, diğer yandan da adeta paramiliter bir milis gücü haline getirilmişlerdir. Cumhuriyet döneminde de ?Türk? kökenli olduğu iddia edilen toplulukların Kürdistan?ın muhtelif yerlerine yerleştirme politikası daha sistemli bir biçimde uygulanmaya devam etmiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra, Erzurum, Erzincan, Elazığ, Diyarbakır sonraki yıllarda Van, Bitlis, Muş, Ağrı, Hakkari vb. daha birçok il ve yerleşim merkezine; Balkanlardan, Kafkaslardan, Afganistan?dan vb. ülkelerden getirilen ?Türk? olduğu iddia edilen toplulukların yerleştirilmiş olmaları da bu konuda yaşanan somut örnekler olma özelliğine sahiptir.
Türkmen toplulukların Kürdistan ve Anadolu topraklarına göç etmeleri ve kendilerine yaşam alanları bulma arayışları iktidar/devlet toplumu olarak biçim kazanmaya başlayan, kazanan Türk toplumlarından daha farklı olmuştur. Bu topluluklar bir nevi Orta Asya?dan birlikte getirdikleri yaşam alışkanlıklarını, ilişki biçimleri ve kültürlerini korumaya çalışmışlardır. Kürdistan?daki ve Anadolu?daki iktidar/devlet dışı topluluklarla olan ilişkilerini de buna göre geliştirmişlerdir. İktidardan/devletten, yerleşik yaşamdan kendilerini uzak tutmuşlardır. Yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak, beslenecek, barınacak ve güvenliklerini sağlayacak biçimde kendilerini örgütlendirmişler ve konumlandırmışlardır. Diğer topluluklarla ilişki içerisinde olmuşlardır. Buna göre ekonomilerini ve savunmalarını sağlamışlardır.
Türkmen toplulukları esas olarak ekonomilerini hayvancılık üzerine kurdukları üretime dayalı olarak sürdürmüşlerdir. Konakladıkları coğrafyanın özelliğine göre de kısmi tarım ve orman ürünlerinden yararlandıkları gibi, ihtiyaçların karşılanması içinde taşıma, ulaşım vb. gibi çalışmalar içinde olmuşlardır. Elde ettikleri üretim fazlalıklarını da diğer yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için, pazara/değişime sunarak kullanmışlardır. İktidar/devlet güçlerinden, eşkıyalardan, husumet içerisinde oldukları diğer topluluklardan kendilerini korumak için de güvenliklerini yine kendileri sağlamışlardır. O nedenle de her zaman silahlı oldukları gibi, ağırlıklı olarak mevsim koşullarına bağlı olmakla birlikte kendilerine karşı olası yönelimler/saldırılar karşısında hazırlıklı olmak içinde göçer yaşamı tercih etmişler, yüklerini, sürülerini ve ulaşım araçlarını (Develerini, atlarını, eşeklerini vb.) hep hazır halde tutmuşlardır. Kimi zaman da konakladığı, geçtikleri arazilerin sahibi olan aşiretlerle, beyliklerle anlaşarak o toprakları kullanıyor olmanın karşılığı olarak vergiler ödemişlerdir.
Ancak sürekli olarak egemen iktidar ve devletlerle ve onlarla işbirliği içerisinde olan aşiretlerle sürekli olarak çelişki, anlaşmazlık ve çatışma içerisinde de olmuşlardır. O nedenledir ki, Türkmenlerin tarihi aynı zamanda kendilerine yönelik saldırılar karşısında sürekli bir direnme tarihi olma gibi bir özellik taşımıştır. Aynı şekilde, İslam dinini de, yerleşik yaşama geçen Türk toplulukları gibi, üstten anlaşarak kabul etmemişlerdir. Kendi inançlarına ve geleneklerine bağlı kalmaya çalışmışlardır. Bu anlamda egemen, iktidar İslamına/Sünniliğe karşıt bir pozisyonda olmuşlardır. Daha çokta kendi inançları dışında olan inançlara karşı katliamcı bir özellik taşıyan iktidar İslamının/Sünniliğin ulaşamayacağı coğrafyalarda kendilerine mekan tutmaya çalışmışlardır. Daha önce Orta Asya sınırlarına kadar geniş bir alanda etkisini gösteren ve yabancısı olmadığı Zerdüşti inancında olan Kürtler ve Arap İslam/Alevileri ile ekonomik, sosyal, kültürel vb. alanlarda kurduğu ilişkiler böyle bir karşı koyuş içerisinde gerçekleşmiş ve onların inanç sistemleri ile de karşılıklı etkileşimler içerisine girilmiştir. Egemen, İktidar İslam?ın Mezhebi olan Sünniliğe karşı bir direniş içerisinde olmuştur.
Böyle bir gerçeklik içerisinde de kendilerini iktidar İslamına/ Sünniliğe karşı savunan İslam/Aleviliğine (Ali taraftarlarına) daha yakın hissetmişler ve onlarla da belirli bir ilişkilenme içerisine girmişlerdir. Daha sonra İslam Aleviliğini kabul etmelerinde de bu ilişkinin önemli bir rolü olmuştur. Ancak Alevilik içerisinde kendi dinsel inanışlarını, Zerdüşti Kürtlerle olan ilişkide yaşadıkları etkilenmeleri de belirli yönleriyle korumuşlardır. Günümüze kadar Türkmenlikle, Aleviliğin birbirini tamamlayan kimlikler olarak anılmasının/görülmesinin ve Zerdüştilikten etkilenmesinin nedenini de bu gerçeklikler oluşturmaktadır.
Türkmen obalarının, oymaklarının, İslam/Sünni mezhebini resmi din haline getirmiş olan diğer Türk topluklarının ve onların devletlerinin sürekli saldırı ve katliamlarıyla karşıya kalmış olmalarının bir nedenini de bu gerçeklik oluşturmuştur. Fakat buna karşı da sürekli olarak direnmişlerdir, katliamlar yaşamışlardır. İslam/Sünni mezhebi dışında olan inançlara sahip olan topluluklarla da sürekli olarak rahat bir ilişkilenme ve alış- veriş içerisinde olunmuştur.
Tarihte ilk Selçuklulara karşı başlayan Sultan Sencer?in esaretine kadar varan isyanlar ve sonrasında; Anadolu Selçukları ve Osmanlılar döneminde de devam etmiştir. Denilebilir ki; bu yönleriyle de kendilerini Cumhuriyet dönemine de miras olarak bırakmıştır.
Türkmen İsyanları
Türkmen isyanlarına geçmeden önce, Osmanlı devletinin oluşum sürecinde I. Murad?a kadar ki dönemde Türkmenlerle, Osmanlı beyliği/devleti arasındaki ilişkiye de burada değinmekte yarar vardır. Çünkü bu dönemlerde Türkmen boylar ile Osmanlı arasında çatışmalara varan ciddi bir sorundan bahsetmek mümkün değildir. Hatta aralarındaki ilişkiler biraz daha yakındır. Osman Beyin; Şeyh Edebali ( ki, kızı Mal Hatun Osman Bey ile evlidir), oğlu ve sonraki Han?lar (Sultanlar da denilebilir) Orhan Beyin; Geyikli Baba ve I.Murad?ında; Abdal Musa, Abdal Murad gibi Velai- Babai tarikat Şeyhleri ile olan ilişkileri de bunu göstermektedir. Yine Osmanlı devlet sisteminin oturtulmasında Hacı Bektaş Veli?nin, Türkmen Gazilerinin Bizans topraklarının Osmanlılaştırılmasında ve buralarda yaşayan insanların İslamlaşmasında oynamış oldukları rol, Hıristiyan çocukların savaşçı olarak devşirildikeri Yeniçeri Ocağının inanç olarak Bektaşilikle olan ilişkisini de unutmamak gerekmektedir. Yıldırım Beyazıt dönemine kadar da böyle gitmiştir. Ama sonrası dönem de tamamen ilişkiler tersine dönmüştür. Ancak Türkmenlerin direnişleri, bu süreçten sonra başlamamıştır. Kökleri 8.yy? da hem Emevi devletinin yıkılışında önemli rol oynayan hem de Abbasi iktidar kliğine karşı bir direniş içerisinde olan Ebu Müslim Horasani?ye, yine 9.yy?da Abbasi Halifeliğine karşı başkaldıran başında bir Türk komutanı olan Afşin Haydar bin Kavus?un bulunduğu, yine köle Türklerden oluşan ordu tarafından bastırılan; Babek Hüremi isyanına kadar dayandırılmaktadır. Selçuklular dönemiyle birlikte de artık sürekli bir hal alması söz konusu olmuştur. Selçuklulara karşı 1133?de Sultan Sencer?in esaretiyle sonuçlanan, kendi içerisinde birleşen Türkmenlerin İsyanı da, bunlardan ilkini oluşturmaktadır. Bu isyanın nedeni de, Selçuklulara vergi olarak koyun sürülerini ?göndermedikleri? gerekçe gösterilerek, göçebe Türkmen topluluklara karşı geliştirilen baskı ve ordularını üzerlerine göndermeleri oluşturmuştur. Selçuklulara karşı ikinci büyük isyanları da Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde 13.yy (1237)?da yaşanmıştır. Baba İshak?ın adıyla anılan bu direniş dönemin en büyük isyanı olarak tarihe geçmiştir. Kürdistan ve Anadolu coğrafyası üzerinde yaşanmıştır. Adıyaman?da başlamış Halep?ten, Malatya?ya, Sivas?a kadar uzanmış Anadolu nun derinliklerine; Tokat, Amasya vb. yerleşim merkezlerine kadar etkisini göstermiştir. Alevi/Türkmen direnişi olarak tarihe geçmiş olsa da, başta Kürt Alevileri olmak üzere, Anadolu Selçuklularından zarar gören diğer topluluklarda bu direniş içerisinde yerlerini almışlardır.
Bu özellik sadece Baba İshak direnişiyle de sınırlı değildir. Ebu Müslüm ve Babek Hürremi direnişinde de benzeri bir özellikle karşılaşılmaktadır. Onun içindir ki gerek Ebu Müslüm Horasani?ye ve gerekse de Babek Hürremi?ye tüm Ortadoğu halkları sahip çıkmakta kendilerinden kabul etmekte ve direniş tarihlerinde yer vermektedirler. Bunlar Ortadoğu?nun kimliksel, kültürel, inançsal zenginliklerini temsil etmişlerdir. Benzeri bir özellik 15.yy?da (1420) Osmanlı Sultanı I. Mehmet döneminde yaşanan Şeyh Bedrettin İsyanı içinde geçerlidir. İsyan Anadolu?nun Aydın, Manisa, İzmir vb. illerinde başlamış olsa da bugünkü Mekodanya içlerine kadar geniş bir alanda yaşanmıştır. İsyanın ağırlıklı gövdesini Türkmen Alevileri oluşturmakla birlikte, içerisinde Rum, Yahudi vb. topluluklar, esnaf, zanaatçı vb. toplumsal kesimler de yer almışlardır. İsyanın talepleri toplumcu bir özellik taşımakla birlikte, ortaklaşa bir yaşam sisteminin/düzeninin kurulmasını ön görmektedir.
16. ve 17.yy?lar Türkmen Alevileri için katliamlar ve bunlara karşı geliştirilen direnişler tarihi olmuştur. Bu yüzyıllar Osmanlılar için; her ne kadar imparatorluk belirlemesinde bulunuluyor olsa da, 15.yy?daki gücünü kaybettiği, o nedenle de Batıya doğru yönelimlerinin durduğu ve yönünü Anadolu?ya, Ortadoğu?ya çevirdiği bir dönem olmuştur.
Bu yüzyıllar da Avrupa?da kendilerini Roma İmparatorluğunun devamı ve mirasçısı olarak gören İspanya, Kutsal Cermen (Alman) Roma, Fransa, Avusturya-Macaristan imparatorluğu gibi güçlü devletler kurulmuştur. Buna mütakiben keşifler altında deniz aşırı yeni hegemonya arayışları kara yolları dışında ticaretin yapıldığı deniz taşımacılığına dayalı yeni yolların kullanılmaya başlamasına neden olmuştur. Tüm bunlar ise Osmanlının o güne kadar hazinesini doldurduğu servetlerin kaynaklarının geri çekilmesine tabiri caizse kurumasına neden olmuştur ve bunun bir sonucu olarak ta yönünü ?Doğu? ya doğru çevirmiştir. Mısır Memlukları ve İran-Safavileri ile içerisine girdiği büyük savaşlar ve İslam Halifeliğini ele geçirme arayışları da bunun bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.
Osmanlı devletinin ?Doğu? ya doğru başlattığı bu yönelimden Türkmen toplulukları da payına düşeni almıştır. Osmanlı bu süreçte Anadolu da tek tük kalmış, bir nevi otonom kalmış Türk beyliklerinin varlıklarına son vererek kendi egemenliği altına alırken; göçebe, aşiret özellikleri taşıyan ve komünal bir yaşam içerisinde olan Türkmen boylarına karşı da bir saldırı başlatmıştır. Bu saldırılarda temel amaç olarak; Türkmenlerin, tebaa haline getirilerek Türkleştirilmesi (yani yerleşik yaşama geçmeleri, devlete sürekli olarak vergilerini vermeleri, savaşlarda yer alacak asker vermesi ve inançlarından vazgeçirilerek İslam/Sünni mezhebine geçmelerinin sağlanması) olmuştur. Bunu gerçekleştirirken de Şeref Han?ın ?Şerefname? kitabında yine Şükri Bitlisinin Mardin Kalesini düşürmek için Osmanlı ordularıyla birlikte Kızılbaşlara karşı nasıl ?mücadele? ettiklerini dile getirişlerinde görüldüğü ( Aktaran; Vedat Özgül- Kızılbaşlık ve Türkmenler) gibi kendileri gibi İslam/Sünni mezhebini benimsemiş olan başta Kürt aşiretleri olmak üzere, farklı kimlik ve kültürlerden olan toplulukları da kullanmışlardır.
Tüm bunlara karşı önemli bir nüfus yoğunluğuna ve etki gücüne sahip olan Türkmen/Alevileri 16. ve 17.yy?larda Osmanlı devletine karşı neredeyse Anadolu?nun tamamında direnişe geçmişlerdir. Bir genelleme yapılarak ?Celal?i ayaklanmaları? olarak da nitelendirilen bu direnişler içerisinde de: Şah Kulu ( 1511- Antalya?da başlayıp, Sivas?a kadar olan coğrafya da), Baba Zennun ( 1526- Kayseri?de başlayıp, tüm çevre illerinde), Kalender Çelebi (1527- Maraş?ta başlayıp, Tokat?a, Amasya?ya kadar varan bir alanda), Pir Sultan Abdal (16.yy?ın ikinci yarısı- Sivas) direnişleri önemli bir yer tutmuşlardır. Bu direnişlere; yine neredeyse tamamı olarak da değerlendirilebilecek olan ağırlıklı gövdeyi Türkmen- Alevi toplulukları oluşturuyor olsa da, topraksız köylülere, ağır vergi yükü altında ezilenlere, esnaflara, zanaatçılara, Medrese öğrencilerine, asker sınıfından olan Levent ve Sekbanlara, toprakları ellerinden alınan köylülere, vb. varıncaya Osmanlı devleti ve onun yönetiminde hoşnut olmayanlarında katılımları gerçekleşmiştir. Ancak, bu direnişler kanla bastırılmıştır. Gerçekleşen katliamlarda da 65 bin Türkmen Alevisi kuyulara doldurularak Osmanlı Paşası Kuyucu Murat?ın komutası altındaki askerler tarafından katledilmişlerdir.
16. - 17.yy İsyanları Sonrası
Bu şekilde direnişlerin kanla bastırılması ve ardından yaşanan katliamlarla birlikte, 17.yy sonrası; Türkmen Alevileri içinde yeni bir dönemin başlangıcı anlamına gelmiştir. Osmanlı devleti katliamlardan geriye kalan Türkmen topluluklarına yönelik olarak yeni fermanlar yayınlayarak uygulamaya koymuştur. İsyanlara neden olan; vergilendirme, asker verme, belirli bölgelere yerleştirilerek Osmanlı tebaası olarak orada devlete karşı yükümlüklerini yerine getirerek, adeta birer karakol rolünü oynama, inançsal olarak da İslam/Sünniliğini kabul etmelerini sağlama vb. lerin yanı sıra; sürgün ve iskanlara başlamıştır. Boş olan, yerleşime uygun olmayan araziler, demografik yapısını değiştirmek amaçlı Müslüman ve Türk olmayan toplulukların nüfus olarak yaşadığı bölgeler, sınır boyları vb. gibi alanlarda öncelikli belirlenen iskan bölgeleri olmuşlardır.
17.yy sonrasında Balkan ülkelerinde, oranının yerleşik halkları içerisinde Türkmen toplulukların nüfus oranlarının çoğalması, o güne kadar yerleşik yaşamın fazla olmadığı bazı kurak ve bataklık bölgelerde yeni yerleşkelerin oluşması, Osmanlının sınır olarak belirlenen hatlarda vb. Türkmen nüfusun artması vb. bu anlamda önemli bir gösterge olmuştur. Ki, bunlar gerçekleştirilirken, askeri zor ve baskı ile birlikte teşvik edici, kolaylaştırıcı, özendirici, ?imkanlar? sunan politikaların izlenilmesinden de geri kalınmamıştır.
Bunlarla da sınırlı kalınmamıştır. Türkmenlerin devlete karşı başka yükümlükler altına girmeleri de sağlanmıştır. Ordunun her türlü ağırlıklarının, yüklerinin, silahlarının ve nakli işlerinin gerçekleştirilmesi, yardımcı kuvvet olarak konumlanması, yol, köprü, imar, su yolu, onarım, bunların korunması, maden çıkarma, gemi yapımı, et ve hayvan ürünlerinin karşılanması vb. akla gelebilecek olan her türlü ihtiyacın karşılanması için kullanılır hale getirilmişlerdir.
Yine Türkmen Alevi inancının Komünal, direnişçi yanlarını tahribata uğratarak yok etme ve içlerinde işbirlikçi bir kesim arayışları içerisine girilmiş ve bu doğrultuda da önemli bir mesafe kat edilmiştir. Bu süreçle birlikte iktidardan/devletten uzak, kendi değerlerine bağlı bir yaşamı esas alan Türkmen Alevi toplulukları içerisinde, devlet fideliğinde yeşeren, iktidar ?nimetlerinden? yararlanan özellikle de Ruhani kesimleri içerisinde işbirlikçilik geliştirilmeye çalışılmıştır. Anadolu Türkmenleri üzerinde önemli bir etkisi olan Hacı Bektaşi Postu içerisinde ?Babai? ve ?Çelebi? gibi yaşanan ayrışmanın da tartışmasız bir şekilde, bununla doğrudan bir bağı vardır. 16.-17.yy isyanları sonrasında çok sistemli bir şekilde uygulamaya konan bu politikalar, Türkmen toplulukların hızlı bir şekilde yerleşik yaşama geçmelerini sağlarken, onların elimine edilerek başkalaşıma uğramalarına giderek Türkleşme ve devlet dini/mezhebi olan İslam/Sünnilik içerisinde erimelerine ya da etkisi altına girmelerine neden olmuştur. Osmanlı devletinin, İran Safevileri ile içerisine girdiği rekabetin de etkisiyle diğer yorumlarına rağmen daha esnek olan ve bir yönüyle Müslüman ve Sünni mezhebinden olmayan toplulukların içerisine girmesi/kabul etmesi daha rahat olan Sünni/Hanifiliği devlet tarafından desteklenir bir konuma getirilmesinin de bunda önemli bir rolü olmuştur. Cumhuriyet sonrası yıllarda da Türkmen/Alevilerine yönelik uygulamaya konan bu politikalar daha sistemli bir hale getirilmiştir. Özellikle de Türkmenlerin yaşadıkları bölgelere yönelik olarak özel politikalar geliştirilmiş, devlet bünyesinde görevlendirmelerde bulunulmuş ve işbirlikçi bir kesim oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu şekilde Türkmenler sadece tarihteki yerleriyle, o da çarpıtılarak anlatılan ?hikayelerin? anlatıldığı bir konu haline getirilmek istenilmiştir. Bunda da önemli oranda başarılı olunmuştur.
Gelinen aşamada Anadolu ve Kürdistan coğrafyasında Türkmen yaşamı, kültürü görülmez bir hale getirilmiştir. Konar-göçer yaşam tarzını esas alan Türkmen topluluklarının neredeyse izine rastlanamaz bir hale gelmiştir. Bu şekilde tamamen kapitalist pazarın bir parçası olarak, hakim Türk sınıflaşması içerisinde her işte kullanılan, her işe sürülen, iliklerine kadar sömürülen ?devlet toplumunun? bir eki, parçası haline getirilmişlerdir/ Türkleştirilmişlerdir. Kendi ekonomilerini oluşturmaktan, güvenliklerini sağlamaktan uzaklaşmışlardır. Çok sınırlı sayıda Toros dağları etekleri ve yaylalarında, Ege?nin Aydın gibi bazı iç şehirlerinde görülüyor olsa da bu gerçeklik değişmemektedir. Zaten bunlarda ?Turistik?; gösterim/ ticari amaçlı olarak tutulmaktadırlar. Oysa Kastamonu?dan- Afyon?a, Çankırı?dan- Isparta?ya, Antalya?dan- İzmir?e, Manisa?dan- Balıkesir?e- Yozgat?a- Aksaray?a, Tokat?a, Amasya?ya Sivas?a oradan da Malatya, Adıyaman ve Serhata kadar uzanan Anadolu ve Kürdistan coğrafyasının derinliklerinde buraların bir zenginliği olarak hep kendilerini var etmişlerdi. Şimdi buralarda neredeyse isim olarak bahsetmenin dışında Türkmenlerden bahsetmenin bir olasılığı kalmamıştır.
Böyle bir gerçeklik içerisinde, Türkmenlik konusunda son derece bilinçli olarak yapılan çarpıtmalara da rastlanılmaktadır. Hatta denilebilir ki, Türkmenlik asıl gerçekliğine göre değil de, yapılan bu çarpıtmalara göre bilinçlere yerleştirilmeye ve hakim düşünce biçimi haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu da daha çok devlet tarafından belirlenen resmi ideolojiye göre geliştirilmektedir. Bunu hem Türkmen/Alevi inancında olanlarda hemde Sünni/Hanifi mezhebine geçmiş ve kendilerini hala ismen Türkmen olarak ifadelendiren kesimlerde de görmek mümkündür.
?
(yazının tamamı sitemizde pdf dosyası olarak ?Kürdistan?da Yaşayan Halklar ve İnançlar? başlıklı Komünar sayısının içerisindedir.)
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 37
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 38
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 39
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 40
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 41
Warning: Trying to access array offset on value of type bool in /home/komunar/public_html/tr/includes/reklamlar.php on line 42
